KISA HİKAYE ÖRNEKLERİ - KISA HİKAYE ÖZETLERİ

KISA HİKAYE ÖRNEKLERİ - KISA HİKAYE ÖZETLERİ

 Buket’in annesi bankacıdır babası ise memur.Annesi eve geç saatte geliyor babası ise eve elinde en on on beş dosya ile geliyordu ve Buket’le ilgilenmiyordu.Aslında her ikiside Buket’le ilgilenemiyorlardı.Günün birinde Buket’in annesinin İzmir’e tayini çıktı.Hemen taşındılar İstanbul’da ki apartman evine karşın bu eski ama büyük villa bayağı güzeldi.Ev eskiydı ve evin içinde bir sandık nir de pembe bir vazo vardı evin etrafı biraz ıssızdı sadece alt komşuları vardı.Anne ve babası Buket’e evi önce temizleyelim sonra eşyaları yerleştiririz dediler.Buket’in annesi sandığı atmak istedi fakat sandık çok büyük ve ağırdı.Sandığın bir de kilidi vardı.Biraz uzakta kasaba okulu vardı.Adı:Kardeşlik ve Dayanışma ilk öğretim okuluydu.Buket arkadaşlarından ayrıldığına hiç ama hiç sevinmiyordu.Bir gün anne ve babası biz alışverişe çıkıyoruz eve biraz erzak alıcaz sende evde otur dışarıya çıkma iki saate kadar döneriz.Buket evde sıkılırken Sandığın yanına geldı kilidi biraz zorladı sandığın kapağı açılır açılmaz Buket’i bir şeyler içeri çekti ve bum Buket başka bir dünyada.Etrafındaki ilginç yaratıklar dolaşıyordu.Buket’e yıllardır seni bekliyoruz artık ölmek üzereyiz burayı kurtaramazsan sen de ölürsün bilmiş ol dedi.Buket nasıl yani dediğinde ilgin yaratık açıklamaya başladı:Sen daha dünyada yokken senin büyük büyük anneannen buraya geldi ve yıllar sonra senin buraya geliceğini söyledi.Anneannen büyük bir periydi bunu kimse bilmiyordu.Bu dünyadaki hiç bir kimse bunu önemsemedi büyük büyük anneannenin lafını.Onun güçsüz bir peri olup etrafına ilgi çekmek istediği yalanını uydurdular.Fakat anne annen bu yalana çok kızdı ve bu dünyaya bir büyü yaptı eğer yıllar sonra torunum buraya geldiğinde sizi kurtaramazsa o da ölür sizde dedi.Yaratıklar dünyası artık kurtarılamazsa buradaki herkes ölür dünya dengesi bozulur ve tüm insanlar ölür çünkü dünyanın dengesini yaratıklar tamamlar burayı kurtar biz ölürsek insan nesli tükenir lütfen hem bizi kurtar hem kendini ha bir de anne anneni ondan daha güçlü bir cadı bir buzul parçasının içine hapis etti ve yıllar sonra seni de ancak torunun Buket kurtarabilir dedi.Buket çok hırslanmıştı ve garip yaratık benim ismim Yogo şimdi Buket kararını ver bizi ölüme terkedip kendin de mi ölümü bekleyeceksin yoksa Yaratıklar dünyasını kurtaracakmısın ?Şimdi evine git annen ve baban gelmek üzeredir.Annen ve baban işe gittiğinde tekrar gel ve kararını söyle nasıl olsa yaz tatilinin başındasın buraya her zaman gelirsin ama vakit daralıyor çabuk ol Buket çok çabuk.

 
SON BOMBA YÜREĞİME

    Amerika ve İngilterenin beraber yaptığı bombardıman,Bağdat’ın üzerine kâbus gibi çökmüştü.1998’in ramazan ayına bir gün kalmıştı.Fakat Irak halkı,oruç ayına neşeyle değil, korku, hüzün ve yoklukla giriyordu.Yıllardır zalim devlet başkanlarından çektikleri yetmiyormuş gibi şimdi de ABD’nin Saddam’ı bahane ederek yaptığı saldırılar,ambargonun getirdiği sefalet, halkı ölüm sınırına çoktan getirmişti.Dünyanın bir ucunda balinaları kurtarmak için trilyonlar harcanırken, burda insanları öldürmek için çok daha fazla para harcanıyordu.

    *    *    *    *    *    *    *    *    *    *   
 
  Yaşlı Abdullah ve ailesi de,yokluk çekenlerdendi.Sekiz yıldır süren ambargo,oğlu Hasan’ın da işlerini bozmuş,para kazanamaz olmuştu.Ailenin tek çalışanı olan oğlunun ne sıkıntılar çektiğini biliyordu.Hasan’ın fedakârlık yaptığını,bazen peşpeşe birkaç öğün hiç birşey yemediğini çok iyi biliyordu ama elinden birşey gelmiyordu.

Son zamanlarda kendisi de torunları bir lokma fazla yesin diye sofradan aç kalkıyor,ancak yaşamını sürdürecek kadar yiyordu.Yine de sıkılıyor,utanıyor,gece gündüz ne yapabilirim diye düşünüyordu.

Geçen yaz ortası ölen torunu Zehra gözlerinden gitmiyordu.Gerçi doktorlar,ilaç olmadığı için kurtamadıklarını söylemişti ama Abdullah dede; ”-Eğer torunum yeterince beslenseydi,zayıf düşüp hastalanmazdı” diye düşünüyordu.Zehra’nın

“-Dedeciğim”  deyişi aklına geldikçe yaşaran gözlerini zorlukla saklıyor,hemen bastonuna uzanıp, torunlarının

“-Dede,nereye !..” diye seslenişlerine cevap vermeden,kendini sokağa atıyordu.

*    *    *    *    *    *    *    *    *    *

Akşamın alaca karanlığı yavaş yavaş yaklaşırken,Abdullah dedenin evinde ailecek sofraya oturmuşlardı.Ne olduğunu anlamadığı,çok olsun diye bolca su katılmış çorbaya kaşık sallıyorlardı. Büyükler yokluğun ezikliğini paylaşıyordu.Ama çocuklar çorbaya itiraz ediyor,çocuk saflıklarıyla çaresiz büyüklerini ne kadar yaraladıklarını bilmiyorlardı.

O sırada dışardan siren sesleri gelmeye başladı.Anlaşılan yine bombalama başlayacaktı. Sofrayı olduğu gibi bırakıp karı-koca çocuklarını kucakladılar.Son birkaç gecedir insafsızca yapılan bombardımanlarda,bu koşuşturmaya alışmışlardı. Özellikle önceki gece gördükleri manzaradan sonra daha büyük korkuyla,aceleyle sığınağa koşuyorladı.Önceki gece,bombardımanın bitiminden sonra,sığınaktan çıktıklarında kendi evlerinden az ötede,sığınağa gidemeyen bir anne ile çocuğu biribirine sarılmış olarak,feci halde ölmüştü.Son anında bile çocuğuna sarılmış olan annenin vücudunun yarısı yoktu.

Aceleyle evden çıktılar.Henüz birkaç adım uzaklaşmışlardı ki,kucağında iki çocuğunu taşıyan   Hasan,babasının çıkmadığını farketti.Hızla eve döndü.Kapıdan içeri baktığında,babasının düşünceli düşünceli oturduğunu gördü,telaşla seslendi; “Hadii babaa!.. siren seslerini duymadın mı!..”. Yaşlı Abdullah sesine öfke tonu vermeye çalışarak seslendi. “-Ben çocuk değilim,geliyorum.Sen oyalanma çocukları götür.” Kalktı bastonuna uzandı,sonra kapıda bekleyen oğluna döndü; “Bak hâlâ bekliyor. Yaşlandım diye sözüm dinlenmiyor mu artık !…”   “-Estağfurullah baba.Ama sen de acele et biraz.” Bu sözüne de babasının kızabileceğini düşünerek hemen dışarı çıktı,kucağında çocuklarıyla sığınağa doğru koşmaya başladı.

Hasan,evini görebileceği son köşeyi dönerken durdu,geri baktı.Babasının çoktan kapının önüne çıkması gerekirdi ama görünmüyordu.Acı siren sesleri arasında birkaç saniye daha bekledi ama babası çıkmadı.Geri dönmeye cesareti yoktu,babasını kırmaktan hâlâ çok çekinir,daima saygılı davranırdı.Koştu sığınağa girdi,hanımını aradı,izdiham yaşanan kalabalıkta şans eseri kısa sürede buldu.Çocuklarını hanımının yanına bıraktıktan sonra babasını aramak için geri dönmek istedi ama kalabalıkta geriye gitmesi çok zordu.Epey gayret ettikten sonra kapıya yanaşmıştı ki sığınağın kapılarının kapatıldığını gördü.O ana kadar girmiş olabileceğini ümit ederek babasını aramaya başladı, ama bir türlü bulamıyordu,gittikçe daha çok endişeleniyordu.Dışardan bomba sesleri gelmeye başlayınca Hasan birden irkildi, “-Baba !..”  diye bağırarak sığınağın kapılarına hücüm etti.Yokluk içindeki aileye yük olmamak için babasının kendini feda etmek istediğini anlamıştı ama sığınağın kapılarını açtırması imkansızdı.

*    *    *    *    *    *    *    *    *    *

Abdullah dede,evin hemen önüne koyduğu sandalyede oturmuş,gökyüzünü seyrediyordu. Gökyüzünden geçen parlak ışıltılı,alevli bombalara bakıyor,içini çekiyordu; “-Çocukken,kayan bir yıldız görünce ne çok sevinirdim.Bu bombaları atanlar da çocukken öyle sevinir miydi acep?”

Abdullah dede,okumuş bir adamdı,kültürlüydü.Bağırdı gökyüzüne ; “-Eh Amerika, eh İngiltere mazlumun ah’ı kalır mı sanırsınız !. Sizden büyük Allah var !..”   Bunu söylerken Atlantis denen kayıp ülke hakkında yıllar önce okuduğu yazıyı hatırlamıştı.O yazıda,teknolojisi ve ordusu diğer ülkelerden çok güçlü olan Atlantislilerin,diğer ülkeleri sömürdükleri,ezdikleri ve artık hiç bir gücün karşılarında duramayacağını düşündükleri bir zamanda,gökyüzünden düşen çok büyük bir meteorun çarpmasıyla tüm kıtanın okyanusa gömüldüğü anlatılıyordu.Abdullah dede,ABD’yi Atlantis’e benzetiyordu.Tekrar bağırdı; “-Mazlumun ah’ı kalmaz !..” .Şehadet getirdi,oturduğu sandalyede başını önüne eğdi,dualar mırıldanmaya başladı…


KISA HİKAYE ÖRNEKLERİ , KISA HİKAYE ÖZETLERİ, Kesik Bıyık
 
Hikaye insaların darwin'nin söylemine göre maymunlardan geldiğini ve bunun aslında birazda alaycı bir tavırla doğru olduğunu söylemekle başlamakta. Hikayedeki kişi maymunlar gibi insanlardında sürekli birbirlerini takip ettikleri yeni moda olan ne varsa insanlarında bunu taklit ettiklerini söylemekte ve kendisininde bu konuda çok ilgili olduğunu ne görürse yeni moda olan ne varsa kendisininde yaptığını söylemektedir. En son moda olan şey ise bıyıkları amerikalılar gibi kestirmektir. Kendinin külhanbeyleri gibi olan bıyıkları artık kendisinede sıkıcı gelmeye başlamış oda son zamanlarda moda olan bu bıyıkları berbere söylerek kestirmek istemiştir. Nitekim bıyıklarını kestirdikten sonra olaylar istediği gibi sonuçlanmaz. Arka sokakalardan dolaşarak eve varır. Kapıyı açtığında evin erkek evlatlığı kendisini görünce çığlık atar, Kız evlatlığı görünce oda çok şaşırır ve hemen Annesine haber verir. Annesi hemen odaya gelir o hernekadar bıyıklarını saklamaya çalışsada ağlamaya başlar, hain olarak oğlunu suçlar ve hakkını helal etmediğini söyler her nekadar kendisinin sadece insanları taklit etmek istediğini başka bir amacının olmadığını söylesede annesine inandıramaz. Bu sırada eve babası gelir hain kız evlatlık hemen babasınada durumu bildirir. Bastonun sert vuruşları ile bu sefer kapıda babası ilişir , bu sefer yalan söylemek zorunda hisseder kendini ve bıyıkların yarısını yapktığını o nedenkle bu şekilde kestirdiğini söyler ama babasu bu yalana inanmaz. Dışlardaki diğer hergeleler demi bu şekilde kestiriyor o zaman der ve oğlunu evden kovar. Bu duruma çok üzülen adam arkadaşına misafir kalmak için tranvaya binmeye çalışırken sokakta arkadaşları görür ve “oo mösyo çok yakışmış size bıyık der” bu duruma hiç sevinmez ancak şaşırır bunlar beğenirken ailem beni evden attı diye kendi kendine içerler. Tranvaya biner yanına sarıklı bir adam oturur kendisine kızacağını,bağıracağını düşünür.Tam kalkerken sarıklı dede ona;
 
Eksik olmayınız oğlum! var olunuz! der.
 
şaşırır neden böyle söylediğini sarıklı dedeye sorar.
 
- Sizin gibi şık gençleri sünnetli görmek, bizim için ne büyük bir iftihardır der hoca.. Hocada olaya farklı açıdan bakmıştır
 
bu durum onu çok şaşırtır.



KISA HİKAYE ÖRNEKLERİ, KISA HİKAYE ÖZETLERİ, ŞAİRİN KAYBEDİŞİ


         Felluce’de ABD ve israil askerlerinin katliamı devam ediyordu.Halkın kentten kaçmasına bile izin verilmiyordu.
   
Büyük bir sessizliğin yaşandığı Felluce’ye girerken, ABD askerlerinden er Henry endişe içindeydi. Daha kısa zaman önce öldürecekleri insanların yüzlerini görmeleri gerekmiyordu. Uçak ve helikopterlerden bombalar ve bilgisayar oyunu oynar gibi üstün uzun namlulu silahlarla öldürdükleri insanlara fazla aldırmıyorlardı. Oysa geçen hafta El Şuheda kentine bombardımandan bir süre sonra yaya girmişlerdi.Kendilerine El Şuheda’ya girmeleri ve hareket eden tüm canlıları acımadan öldürmeleri emredilmişti.Ölüleri de kanıt bırakmamak için ceset torbalarına koyup Fırat nehrine atmaları söylenmişti. “Kanıt bırakmamak” cümlesinin manasını bir süre sonra anlamışlardı; şişmiş, sararmış ama kokmayan cesetler kimyasal silah kullanıldığını gösteriyordu. Er Henry’nin şair yüreği bu manzaradan sonra isyan etmiş ama dili susmuştu. Askerliği uzamasın diye susmuştu.Ertesi gün Colan ve El Cübeyl kentlerinde de aynı katliamların yapıldığını, çoğunluğu kadın ve çocuk, binlerce insanın biyolojik silahlarla öldürüldüğünü öğrenince, “-Acaba yanlış tarafta mıyım !..” diye söylenerek, bir köşede oturup ağlamıştı. Şairdi özellikle çocuk cesetlerini görüp te zalimlerle aynı safta olmak ne kadar zordu. Bir an önce, bu kirli savaşın bitmesi ve evine dönmek için dua etmişti.

    Şimdi de Felluce’ye giriyorlardı ve aynı manzarayla burada da karşılaşmaktan korkuyordu. İlk cesetlerle karşılaştığında bir şok yaşadı. Oysa herşeye alıştığını düşünüyor “-Artık şair yüreğim bile taşlaştı”,diyordu. Fakat kadınların,çocukların bazıları yanmış, bazıları erimiş cesetlerinin, buldozerlerle çukurlara atılması insanlığından utandırmıştı.

Burada ceset torbası kullanmıyorlardı; o kadar torba için vakit ve para ayırmak istememişlerdi anlaşılan. Büyük bir çukur açıp cesetleri iteklemek daha ucuza gelmişti, madem ki “insanlık”  artık bir kriter değil.

    Henry’nin akan gözyaşlarını kimse görmedi.Felluce’de ilerlediler.Şehrin merkezinden uzaklaştıkça, cesetler ve cesetleri yiyen köpek manzaraları azalmıştı. Fakat bu kez yaşayanların olma ihtimali artmıştı.

    Henry bir kaç kez arkadaşlarının bazı evlere girdiğini rastgele ateş ettiğini, bazılarına ise sadece pencereden içeri bomba attıklarını gördü. Karşılık gelmemişti. Olaylar tekrarlandıkça bazı evlerden kısa süreli çığlıklar gelip kesilmeye başladı. Arkadaşları “teroristler geberdi” diyordu, fakat çığlıkların çoğu kadın ve çocuk sesiydi.

Bu psikolojiyle arkadaşlarının kendisine de ateş edeceklerinden korkuyor susuyordu. Kendisini iki ateş arasında hissediyordu. Masumlara ateş eden arkadaşları da, herhangi bir evden fırlayıp ABD asker elbisesi yüzünden kendisine de ateş edebilecek halk da şu an tehlikeydi. Eli silahının tetiğine sıkıca sarıldı.  “-Dikkat !.. ateş edin !.. “ bağrışmalarıyla hızla döndü, silahının tetiğine nasıl bastığını bile anlamadı, “-Medet !..,medet !.. “   diye bağırarak koşan çocuğun yere düşüşünü, bir film seyreder gibi gördü.  Olduğu yerde öylece kaldı. Diğer askerlerden biri fazla yaklaşmadan çocuğa bir kaç kez daha ateş etti.
        Henry artık rüyada gibiydi. Olayları dışardan seyrediyor gibiydi. Bir nehirin akışına kapılmış gidiyordu.Ölen çocukla ilgili ne konuştu, ne soru sordu., sadece silah elinde yürüdü.

    Yazdığı bir şiir sürekli kafasında kendisine sesleniyordu.
“Bir çocuk öldürülürse, yüreğinde yer aç huzursuzluklara.

Yaşabilir bir köşe aç bir park ve salıncak olsun.
Gülüşlere hazırlansın için
   buruk gülüşlere
Dudağının ucunda kan, sana bakan
  kimsesiz çocuklara
  hiç bir şey olmamış gibi
  gülümse

Dünya’da yer kalmamış demektir
İnsan gibi insanlara
Ha bir çocuk ölmüş, ha dünya
Artık bakmasan da olur yarınlara”

    Henry başka dünyalardayken, aniden ,kucağında çocuğuyla bir adam fırlayıp kaçmaya başladı. Fakat ilk ateşte ayağından vuruldu. Çocuğunu bırakmadan yerde kıvranan adamın silahsız olduğunu anladıklarında yaklaştılar, Henry’de adamın yanına varmıştı. Bir İsrail askeri silahını adamın kafasına dayadı, parmağını tetiğe götürürdü. Olayın dışındaymış gibi seyreden Henry, birden askerin niyetini anladı atıldı ve askeri yana itekledi. Kurşun toprağa gitmişti. Diğer askerler çevrelerini sardı. Diğer İsrail askerleri silahlarını Henry’ye çevirmişti. Henry’nin komutanı yüzbaşı Bill geldi;
    -Noluyor, Iraklı bir terörist için mi tartışıyorsunuz. Öldürün gitsin.

    Henry iyice adamın önüne siper oldu; O yaralı biri, üstelik silahsız.Öldüremezsiniz !..

    Arkadaşları güldü; “-Binlerce cesetten sonra, hala vicdanın mı sızlıyor”
 
  Komutan işin uzamasını istemedi;
 
 -Tamam esir olarak tutun. henry, onun sorumluluğu sana ait. Silah görünmüyor ama üstünü mutlaka ara.
  
 İsrailli askerlerden biri öne çıktı;
  
 -Çocuğu biz alırız.
 
  -Çocuğu mu , Niçin ?
  
 Henry’nin saflığına komutanı güldü;
   
-Organları için...
 
   Henry silahını daha da sıktı, öfkeyle söylendi;
  
 -Hemen defolsunlar !..
  
 Komutan İsrailli askere döndü;
  
 -Uzatmayın, görüyorsunuz sinirleri bozulmuş....Üstelik daha bir çok müslüman çocuk bulabilirsiniz.
  
 İsrailliler homurdanarak uzaklaştı.ABD’li askerler, esirin üstünü aradıktan sonra ellerini arkadan bağlayıp,başına çuval geçirdiler.
  
 Henry yaralı Irak’lıyı ve çocuğunu bir kamyonetin arkasına bindirdi, kendisi de yanlarına geçti. Dilini anlamasa da, sesinin tonundan rahatlayacağını düşünerek elini hafifçe omzuna vurarak konuştu;
  
-Yaran ağır değilmiş.Kan durdu bile.Şu başındaki çuvalı da çıkarayım istersen.
   
Yaralı Iraklı , kurşun gibi gözlerini,Henry’nin gözlerine dikmişti.Hiç minnet duygusu yoktu bakışlarında.
   
Henry, korku dolu gözleri, yorgunluktan kapanmaya başlayan çocuğun başını okşadıktan sonra sırtını kamyonetin kenarına yasladı.Gözlerini gökyüzündeki yıldızlara dikti.
  
 -Cesetlerin,kankokusunun ortasında, yıldızlara bakmak hiç de romantik olmuyormuş.
   
Ve... bir şiir mırıldanmaya başladı;
   
 “ Sen !..

Duydun mu karanlığın esintisini

Dinle ! Gecenin içinden birşeyler geçiyor.
   
ay kırmızıdır şimdi
   
Ve darmadağınık.”

Yaralı Iraklı,Henry’nin şaşkın bakışlarına aldırmadan, epey düzgün bir İngilizce ile şiire devam etti;
   
 “ Bulutlar bizi gözlüyor , yaslılar gibi
    
Şu tepemdeki dam çökerse

Sanki yağmalayacaklar herşeyi“

Henry sanattan anlayan bir dostunu görmüş gibi sevinçli devam etti;
   
 
“ Bir an,yalnızca bir an sürecek
   
Sonra... sonra... hiç
   
Hiç... “

   
Bir an sessizlikten sonra Henry;
   
-Şairini bilmiyordum,Iraklı bir şairin mi ?
   
Hayır, İranlı Furuğ’un “Al götür bizi rüzğar” şiiri.
   
-Demek İngilizce biliyorsun.Nerden Öğrendin.
  
 -İngiltere’de okudum. Doktorum.
   
-Oooo... hem de doktor. Komutana söyleyim, senin için belki birşeyler yapar.
   
Esirin kaşları çatıldı;
   
-Ben katillerden bir şey istemem. Hiç bir şey söylemeyin.
  
 Henry itiraz edecek gibi oldu, sonra suçlu suçlu sustu. Yine bir sessizlikten sonra;
  
 -Ya eşin ?
   
-O da doktordu. Dün hastanede nöbetçiyken hastane bombalandı.Cesedini aramaya bile gidemedim.
   
Teselli etmek istedi;
   
-Savaşta oluyor böyle şeyler.
   
-Hangi savaş, bu bir katliam.
   
Sustular.Esir çocuğuna sıkıca sarıldı. Henry;
   
-Kaç yaşında ?
   
- 2 yaşında. Annesinin öldüğünü bilmiyor yavrum.
  
 Henry yeni aklına gelmiş gibi endişeyle ;
  
 -İsraillilerin konuştuklarını da anlamışsındır...
   
-Onlar yıllardır Filistinli çocukları,gençleri de organları için kaçırıyor. Çocuğumu onlara vermektense öldürmeyi seçerim.
  
 Kamyonet askeri kampa girdi.Henry;
  
 -Ben haberleşme kısmında görevliyim. Ben sorumlu olduğum için, başka bir emir gelene kadar benim yanımda kalacaksın. Gidelim, çocuğuna da yiyecek birşeyler bulayım.
   
***                               ***                               ***
   
Haberleşme odasındaydılar.Henry çocuğa biraz yiyecek ve süt getirmişti.Esirin elinin çözülmesine izin verilmemişti. Henry esirin ismini öğrenmek istedi;
   
-Benim ismim Henry, ya senin ?
   
-Ali.
  
 -Şiiri seviyorsun galiba. Biliyor musun, ben şairim.
   
-Ben de...
   
-Ciddi misin. Buna sevindim.Şiir okumamı ister misin?
   
-Biz en acı şiirleri okumuyoruz,yaşıyoruz artık.Öyle ki, , hani derler ya “Kelimeler yetmiyor, kelimeler tükendi”, işte bizim çektiklerimizi, acılarımızı tarife de kelimeler yetmiyor. Ne yazsam,ne okusam, ne dinlesem yaşadıklarımızı tarif edemez artık.
   
-Çok şey kaybettiniz ama güzel günler gelecektir.
  
 -Evet, biz savaşı kaybettik, siz ise onurunuzu, insanlığınızı kaybettiniz.
  
 Henry, bakışlarını kaçırdı. Haberleşmede görevli askerlerden biri nöbetçilere seslendi;
  
 -Albay Smith’e haber verin, eşi arıyor.
 
   Bir asker koşarak çıktı. Az sonra komutan Smith odaya girdi, uydu telefonunu aldı.
   
-Aloo... merhaba Mary...teşekkür ederim,sen nasılsın ? Oğlum nasıl? Uyuyor mu ?. Tamam uyanınca onu çok sevdiğimi söyle, ona en güzel oyuncakları alacağım.  Bizi merak etmeyin, burdaki ilkel yaratıklara medeniyet getiriyoruz işte. Bak hele, burda o yaratıklardan bir tamne esir de varmış. Sesini duymak ister misin? Gerçi ne dediğini anlaman imkansız ama bir dinle de bak biz burda nelerle uğraşıyoruz.

    Albay, telefonu esir Ali’ye tuttu. Ses çıkarması için bir de tekme attı.
   
-Konuş ta homurtunu Mary duysun !..
   
Ali, tekmeyi yiyince kendisine uzatılan telefona hızlıca konuştu;
 
  -Burda bize katliam yapıyorlar.Kadınlara,çocuklara işkence yapıyorlar. Oğlunuzun yüzüne bakın, o bir katilin oğlu !...
   
Albay şaşkınlıktan uzun süre tuttuğu telefonu birden çekti.Ali bir askerin tekmesiyle sırtüstü yıkılırken.Albay, elini ahizeyi kapatarak bağırdı;
  
 -Niye bu pisliğin İngilizce bildiğini söylemediniz.
    Sonra telefona;
   
-Hah..hah...bizim çocuklardan biri şaka yaptı. Hayır, hayatım..hayır bu saçmalıklara inanma...kimyasal silah kullanıldığını mı okudun...yok öyle birşey...Hadi kapatıyorum by...
   
Albay telefonu kapatıp esirin yanına geldi.Henry, Ali’yi savunmak istedi,albay eliyle susturdu ve Ali’nin kucağındaki çocuğa baktıktan sonra;
   
-Demek senin de oğlun var.Onu bizim büyütmemizi ister misin ?
   
-Albayın öfkesinin yatıştığını zanneden Henry bir an sevindi ama Ali’nin cevabıyla yine korktu;
   
-Zalim olarak yaşamasındansa,mazlum olarak ölmesi iyidir.
   
Daha sözü yeni bitmişti ki,albay hızla tabancasını çekti çocuğa ateş eti.Henry ve Ali’nin çığlıkları biribirine karıştı. Fakat Ali’nin çığlığı uzun sürmedi, albay tek kurşunla onu susturdu.
   
Albay’ın önüne geçmek için atılan ama yetişemeyen Henry acı içinde inleyerek cesetlerin yanına çöktü. Albay ona bakarak;
  
 -Şimdiye kadar alışmalıydın.Yarın bunlardan yüzlerce daha öldüreceğiz, öbürgün belki binlerce. İsrailli eğitmenlerin söylediğini unutma; “Bunlara silahınızı doğrultun ve insan olduklarını aklınızdan geçirmeyin.Sadece ateş edin, yoksa onlar sizi öldürür.”

    Henry zorlukla konuştu;

-Saçmalık. İki masumu öldürdünüz.

Biz askeriz.Görevimiz de öldürmek. Öldüreceğiz, ve dönünce unutacağız.

Henry, çocuğun kanlı saçlarını okşadı.

-Unutabilecek miyiz? Çocukları sevebilecek miyiz? Saçlarını okşayabilecek miyiz?
   
Unutmak lazım azizim, unutmak
                yaşamak için unutmak
    elimizdeki kanları yıkamak
    ve çiçek sulamak....
   
    Yeni doğan gün bizim
    Sustu tüm çığlıklar
    Masumlar öldü, zalimler yaşayacak
    Unutmak lazım azizim, unutmak

Henry, şaşkın bakışlara aldırmadan silahını çekti;

-Anladım ki, artık unutmak da mümkün değil, yaşamak da....

Bir silah sesi çınladı, Henry’nin eli çocuğun saçlarından yavaşça yere kaydı...
 
KISA HİKAYE ÖRNEKLERİ , KISA HİKAYE ÖZETLERİ,  Keramet

 
Fakir bir mahallede yangın çıkar. Mahallenin sakinleri yangının çok fazla süreceğini düşünmüyordur zira az ilerde mallede bir türbe vardır.Yangın türbeye asla yetişmez diye inanırlar. Alevler artar, itfaiye erleri tulumlardan sürekli su çekmektedir yangını söndörmeye çalışmaktadır. Bu sırada yangından faydalanıp hırsızların yağlamaması için bir kaç bekçide yangın yerinde bulunmaktadır. Yangında çevresinde Çiroz Ahmet diye anılan bir yapmacıda bulunmaktadır. Yangını görür görmez hemen ileşir ancak mahalle fakirlerin bulunduğu bir semttir o nedenle yangından birşey alamayacağını düşünür ve çevreyi kolaçan eder. Az ötedeki yangının yaklaşmakta olduğu türbe dikkatini çeker hemen pencereden içersine bakar kendi kafasından bir hesap yapar, Türbede el yazmalı kuran,şamdan,seccade görür bunların para edeceğini düşünerek yağmalamak için türbeye girer. Hemen almak istedikleri kollarına dolar çıkmak için planlar yaparken sandukata dayanır sandukanın kaydığını ve içinin boş olduğunu görür ve hemen o anda bununla dışarı çıkmanın en akıllıca plan olduğunu düşünür. Bu arada yangın devam etmekte tüm mahalleli yangını seyretmektedir. Çiroz ahmet sandukanın içinde elinde çaldığı eşyaları saklayarak dışarı çıkar. Askerler korkudan tir tir titremekte,bekçiler dona kalmakta Mahalleli ne yapacağını bilememektedir. Hiç kimse birşey yapmadığı için Çiroz ahmet elindeki ganimetle birlikte gece karanlığında kaybolur. Yangın södüğünde kabir hala orda durmaktadır ama evliya artık yoktur.


KISA HİKAYE ÖRNEKLERİ , KISA HİKAYE ÖZETLERİ,  TAKSİ       
                  

         Taksisi ile cadde ışıkları altında yol alıyordu. "İki-üç müşteri daha bulursam eve dönüp uyuyacağım. "diye düşündü, yorgundu. Taksisine bir an sevgiyle baktı, mırıldandı; "Ekmek teknem" Gözü önce yolda sızmış bir sarhoşa sonra da çöpleri karıştıran birine takıldı. Kendisini kıyasladı sevindi; "İyisin, iyisin!. . "

           Saatine baktı, bir Of çekti, "Bir müşteri çıksa artık, boşa dolanıp duruyorum. "  Ertesi gün abisine gidecekti, erken kalkacağı için, evine erken dönmek istiyordu. Fakat herşey insanın istediği gibi gitmiyordu ki. İçinde hafif bir öfke ile abisini düşündü; "Ah!. . abi, bırakmadın şu kumarı, borçlanırsan tabi yakana yapışır tefeciler. "

Bir daha derinden of çekti, "Gerçi parayı bu gün bul diyordun ama olmadı, sabah borç-harç parayı bulup seni tefecilerden kurtaracağım ama böyle devam edersen beni de yakacaksın, aileni de !. . "
          
Tam böyle düşüncelere dalmışken tali yoldan çıkan bir adamın el salladığını gördü, sevindi. Taksisiyle hemen adamın önünde durdu. Adam taksiye bindi ve telaşla anlatmaya başladı; "Lütfen acele edin, şu ara sokakta" Taksici rahatsızlanan birini alacaklarını zannetti ama adam konuşmaya devam ettikçe canı sıkıldı; "Aman Allahım, korkunç birşey adamı dört yerinden bıçaklamışlar. Adam nerdeyse kan kaybından ölecek. Kimse yardım etmiyor, herkes toplanmış seyrediyor. Ne kadar duygusuz, umursamaz bir toplum olduk, seyrediyorlar!. . "   taksicinin canı sıkıldı; "Arabam kan içinde kalacak. " diye düşündü. Diğer adam devam ediyordu; "Hele iki araba yaralıyı almayınca şok oldum, hâlâ inanamıyorum. Düşünebiliyor musunuz? Bir adam kan kaybından ölmek üzere ve iki araba gaza basıp gidiyor. Düşündükçe deli oluyorum. Hah geldik, yaralı olan şu kalabalığın içinde"   Taksici yumuşak bir sesle "Hadi siz yaralıyı getirin, ben de arabanın yönünü çevireyim de vakit kaybı olmasın"  "Tamam" diyerek adam indi, kalabalığın arasına koştu, bağırdı; "Açılın, açılın taksi geldi"   Ama daha yaralının yanına varmadan uzaklaşan araba sesiyle irkildi, hızla döndü; plakası görünmesin diye ışıklarını söndürmüş halde taksinin hızla uzaklaştığını gördü. İçinde birşeylerin koptuğunu hissetti, ağlar gibi bir sesle inledi; "Yarabbim!. . Yarabbim!. . Ne oldu bize, ne oldu? " olduğu yere ümitsizce çömeldi.
          
Taksici dikiz aynasından geriye son bir kez baktı, bağrışmalara küfürlere aldırmadan tekrar gaza bastı. "Bana ne yav, işin yoksa yaralıyı al, arabayı kirlet. . . başka taksi mi yok? Nasıl olsa şimdi bir tane bulurlar. "   Vicdanını da susturduktan sonra cebinden çıkardığı yabancı sigaradan bir tane yaktı. Sonra kendince bir espiri yaptı; "Hem işin ne ta buralarda? Rica etseydin katillerden, seni hastane önünde filan bıçaklasalardı. "  Gözü elindeki sigaraya takıldı; "Ulan biz hakkaten geri kalmış ülkeyiz be, adamlar kendi ülkelerinde çoğu mekanda yasaklıyorlar bu mereti, bizim yasaklamamıza müsade etmiyorlar. Eee onlarda haklı, kendi insanları gözünü açmış, biz de akıllanırsak nereye satacaklar. Ulan, sigaralar bu kadar pahalıyken tarlada domatesini bin liraya satamayanlar varmış. "  Sonra keyifle bir nefes daha çekti, "İç aslanım, iç Amerika'ya senin de katkın olsun. "

 El sallayan bir müşteri görünce düşüncelerinden sıyrıldı. "-Hah müşteri dediğin böyle kılığı düzğün olacak, bahşiş bile bırakır. "
         
 Taksici o gece bir süre daha çalıştıktan sonra evinin yolunu tuttu. İçi huzur dolu evine yaklaşmıştı ki evinin önünde bekleşenler olduğunu gördü. Meraklandı. Arabasını garaja çekip daha sonra ne olduğunu öğrenmek istedi ama bir komşusu onu durdurdu; "-İstersen arabayı yerleştirme, lazım olabilir. " Şaşkın indi, kapının önünde ağlaşan hanımı ve çocuklarına yaklaştı; "-Ne oluyor? "  Hanımı ağlayarak boynuna sarıldı;   "-Abin öldü. "  Baştan aşağı titredi,   "-Abim mi? . . . nasıl? "     "-Bıçaklamışlar, kan kaybından ölmüş. " Taksicinin içi korkuyla sarsıldı;  "-Nerede, ne zaman? "   Karısının cevabıyla yıkıldı. Gözünde farlarını kapatarak kaçtığı sokak ve kalabalık canlandı; kalabalığın içinden kanlar içinde tanıdık bir yüzün kendisine baktığını görür gibi oldu. Baygın yere yığıldı. . .

KISA HİKAYE ÖRNEKLERİ , KISA HİKAYE ÖZETLERİ, Pembe İncili Kaftan

 
İranda o zamanlar çevresine korku salan Şah İsmail adında bir hükümdar vardı ve Osmanlı devletinde hiç bir vezir onun yanına elçi gönderemiyordu çünkü elçiler ya cezalandırılıyor yada başları kesiliyordu.Vezirler bu deli adama elçi göndermek için toplanmış ne yapacaklarını düşünüyorlardı.Gönderilecek elçi cesur,ölümden korkmayan,devletin şanına yakışacak bir kişi olmalıydı.Sarayda, Enderunda, divanda böyle bir kişi bulamıyorlardı.Daha sonra vezirlerden biri Muhsin Çelebi'nin adını söyledi .Bunun üzerine Osmanlı sadrazamı Muhsin Çelebinin çağrılmasını istedi. Peki hiç kimsenin cesaret dahi edemediği bu elcilik görevine çağırılan Muhsin Çelebi kimdir?
 
Doğruluktan ayrılmayan , varlıklı fakiri fukarayı koruyan cesur , iyilikten doğruluktan ayrılmayan Muhsin Çelebi sadrazamın emri üzerine huzurana gider. Sadrazam ondan el etek öpmesini beklerken o eğilmez.Sadrazam onun bu hareketine kızmasına karşın ona elçilik teklifinde bulunur.Muhsin Çelebi bu görevi devleti için kabul eder. Elbette ki bu büyük devletin elçisi; atları,hademeleri ve giysileriyle ihtişamlı olmalıdır.Muhsin Çelebi bu giderleri, sadrazamın ısrarına karşın, kendisi kraşılamak ister. Bütün varlığını rehin vererek tüccarlardan on bin altın alır.Bu parayla ihtiyaçlarını karşılar. Bir de Sırmakeş Toroğlu'ndaki: Kumaşı Hint'ten incileri Venedik'ten gelme Şah İsmail'in hayatında göremeyeceği pembe incili kaftanı sekiz bin altına alır.
 
Karısını iki çocuğunu akrabalarına bırakarak yola koyulur. Muhsin Çelebi Tebriz'e vardığında halk ve şah onu şaşkınlıkla karşılar. O her zamanki gibi başı dik göğsü ilerde Şah İsmail'in huzuruna varır. Padişahın mektubunu öperek Şaha uzatır.Ayağı öpülmeyen Şah sapsarı kesilir. Muhsin Çelebi sağına soluna bakar ve oturacak bir şeyin olmadığını görür. Bunun ayakta beklemeye mecbur bırakmak için yapılmış bir davranış olduğunu düşünerek o göz kamaştıran kaftanını tahtın önüne serer ve üzerine oturur.Şah,vezirleri komutanları aptallaşmışırlar.Muhsin Çelebi gür sesiyle:Padişahının hiçbir ecnebi padişah karşısında eğilmeyeceğini ve dünyada Türk Padişahı kadar asil bir padişahın olmadığını söyleyerek huzurdan izin istemeden ayrılır.Kapıdan çıkarken Şah'ın askeri kaftanı arkasından getirir.Muhsin Çelebi sesini yükselterek ‘bir Türk asla yere serdiği şeyi sırtına koymaz.'diyerek oradan ayrılır.
 
Muhsin Çelebi sağ salim ülkesine döner.Herkes pembe incili kaftana ne olduğunu merak eder. Fakat o bu yaptığını anlatacak kadar küçük bir insan değildir. Muhsin Çelebi elçilikten kalan malzemelerini satarak küçük bir bahçe alır.Üsküdar pazarında sebze meyve satarak geçimini sağlamaya başlar.Düştüğü bu acı durum karşısında o hiçbir zaman yaptığı fedakarlıkla övünmemiştir.


KISA HİKAYE ÖRNEKLERİ , KISA HİKAYE ÖZETLERİ,  GÜL  KIZ

     
Genç adam, hergün işe giderken, yolunun üzerindeki, güllerle dolu bahçeye bakmadan geçemezdi. Her sabah o rengarenk güller, içini neşeyle, sevinçle dolduruyordu.
     
Günler geçtikçe güllere bakan gözleri, bahçedeki eve takılmaya başladı. Çünkü, son günlerde o evde, tül perdenin gerisinde bir genç kızın silüetini görüyordu. Her geçişinde güllere ve pencerede belli-belirsiz görünüp kaybolan genç kıza bakmadan edemiyordu.
    
 Bir sabah her zamankinden daha erken yola çıktı. Bahçenin önüne  geldiğinde yüreğinin titrediğini, içinin ürperdiğini hissetti; her gün tül perdenin arkasında gördüğü kız, bahçede gülleri suluyordu.
     
Güzel kız, genç adamı görünce yüzü kızararak içeri kaçtı. Adam, genç kızın hayali gözlerinden  kaybolmasın diye gayret eder gibi, gözlerini  bir güle dikerek öylece kalakaldı. Gördüğü güzelliğin etkisinde kalmış sevdalandığını düşünüyordu.
     
Genç adam, artık hergün bir öncesine göre biraz daha erken geçiyordu, kızı tekrar görürüm, umuduyla. Fakat tüllerin gerisinde görünüp kaçan bir silüetten başka şey göremiyor, kahroluyordu.
    
 Genç kız da her sabah heyacanla tüller arkasına geçiyor, genç adamın gelmesini bekliyordu.
     
Bir gün, genç adam bahçenin önünden geçmedi. Genç kız gün boyunca boşuna bekledi. Ertesi gün, daha ertesi gün yine boşuna bekledi, genç adam gelmedi. Genç kızın yüreğine hüzün doluyordu.
               *              *              *              *
     
Başka bir gün, yine umutsuz gözlerle yola bakarken, bir grup insanın omuzlarında tabutla geçtiklerini gördü genç kız. Aklından geçen korkunç düşünceden tüm vücudunun titrediğini hissetti, yüreği sıkıştı; yoksa genç adam  ölmüş müydü !. .
     
Genç kız yine hergün tüllerin arkasına geçiyor, boş gözlerle dışarı bakıyordu. Yüzü de, artık bakmadığı, sulamadığı gülleri gibi soluyordu.
               *              *              *              *
     
Genç adam bir gün yine geçti bahçenin önünden. Kaza geçirip, aylardır yattığı hastaneden sonunda çıkmış, ilk iş olarak ta, güllü bahçenin önüne gelmişti. Ama ümit içinde geldiği bahçenin önünde, gülen yüzü asıldı; bahçedeki güller solmuş, pencere kara perdelerle sımsıkı kapatılmıştı.
     
Genç adam yolda oynayan çocuklara sordu; "-Bu evde kimse yaşamıyor mu? ". Bir çocuk; "-İhtiyar bir kadın yaşıyor. " dedi. Genç adam cevabını duymaktan korkarcasına, başka bir soru sordu; " -Burda yaşayan genç kız ne oldu? "  Çocuklardan biri atıldı; "-o öldü. " dedi, genç adamın yana düşen kollarını, yaşaran gözlerini görmeden başka bir çocuk atıldı; "-Verem olmuş, dün öldü. "
               *              *              *              *

      Yıllar sonraydı, küçük bir çocuk heyacanla annesiyle babasının yanına koştu, güller arasında, sallanan sandalyede oturan ihtiyar adamı göstererek bağırdı; "-Dedem gülüyor, dedem gülüyor baba !. . "  Koşarak ihtiyarın yanına gittiler, gülerken hiç görmedikleri yüzüne baktılar. Elinde bir gül olan ihtiyar adamın yüzüne, gerçekten bir gülümseme yayılmıştı; biten bir hasrete seviniyormuş gibi, yıllardır görmediği birine kavuşuyormuş gibi mutlu bir gülümseyişti bu. Fakat gözleri kapalıydı. . .
                 

KISA HİKAYE ÖRNEKLERİ , KISA HİKAYE ÖZETLERİ,  İhtiyar Çöpçü
 
          
 İhtiyarlığa adım atalı çok olmuştu. Gözleri dalgalara takılmış halde, iyi kötü yönleriyle geçmişi düşünüyordu. İnsanlığa karşı pek güveni kalmamıştı. İyilik yaptıkça nankörlük gördüğünü düşünüyordu. Çoğu kişinin kendisine "enayi" gözüyle baktığını da biliyordu. Fakat karşılıksız iyilik yapmaktan vazgeçmiyordu. Çünkü kendisini hayata bağlayan çok az değerden birisi de, kendisine olan saygısıydı. Onu da kaybederse , herşeyini kaybetmiş olacağını düşünüyordu.
          
 İhtiyar adam kayalıkların üzerinden yavaşça doğruldu, denizin kenarına atılmış kırık içki şişesi gözüne takılmıştı. İçki içmezdi ama görüp de almazsa ve bu kırık şişe birine zarar verirse vicdan azabı duyacağını düşündü. Onun şişeyi yerden aldığını gören biri kız, biri erkek iki genç gülüştü. Erkek ; "-Çöpçü herhalde. " dedi. İhtiyar adam herkesi hoş görmeye çalışırdı, özellikle gençleri ama yine de gencin, kendisi hakkında arkadaşıyla şakalaşırken biraz sesini alçaltmamasına, kendisinin duymaması için gayret etmemesine canı sıkılmıştı.

            İhtiyar kırık camları atmış dönerken, gençlerin az önce kendisinin oturduğu kayalarda, azgın dalgalara karşı şakalaştığını, birbirini itekler gibi yaptığını gördü. Biraz daha uzakta bir kayaya gidecekti ki, birinin denize düşme sesi ve çığlığı kulaklarında çınladı. Kız düşmüştü, . Sportif yapılı gencin hemen atlayıp kızı kurtarmasını bekledi. Fakat kayadan kayaya telaşla koşan genç atlamaya cesaret edemiyordu.

            Genç ne yapacağını bilemez halde dalgaların uzaklaştırdığı kız arkadaşına bakıyor, bağırıyordu. Sağa sola deli gibi koştururken, hemen yanından birinin denize atladığını duydu, bu az önce dalga geçtiği ihtiyar adamdı.

            İhtiyar adam dalgaların tüm zorluğuna rağmen, güçlü kulaçlarla kıza yetişti, saçlarından yakaladı kayalara doğru çekti. Kayalara yaklaştığında kıyıdaki genç, kızı yakalayıp önce yukarı, sonra sahile çekti. İhtiyar adamı o anda unutmuştu bile. Birden aklına gelip denize doğru baktığında ihtiyar adamın hala çıkamadığını gördü.

İhtiyar kollarında derman kalmamış halde, kendisini kıyıdan koparmaya çalışan dalgalara kendini bıraktı. Genç çılgına döndü, sevdiği kızı kurtaran , az önce dalga geçtiği ihtiyar gidiyordu. Kısa zamanda büyük şeyler olmuştu hayatında. Hayatta en çok sevdiği kişiyi kurtaramamış, başkası kurtarmıştı ve o da şimdi kendisinden özür bile dileyemeden, boynuna tüm utançları takarak sonsuza dek gidiyordu.

            Kendine tam gelememiş kız , gencin sulara atlayışına baktı bağırdı ama nafile. Oysa arkadaşının kendisi kadar bile yüzemediğini iyi biliyordu.

            Genç erkek tüm çabasına rağmen ihtiyara yaklaşamamıştı bile , dalgaların üzerinde boğulan değil, sanki  dinlenen biri gibi duran ihtiyar da sanki gülümsüyor gibiydi. Genç bir anda  ihtiyardan daha çok kıyıdan uzaklaştığını farketti. Bitiyordu herşey. "Gerçekmiş demek ki " diye düşündü, hayatı, arkadaşları , sevdikleri hızlıca gözlerinin önünden geçiyor gibiydi. İnsan ölüme yaklaşınca böyle oluyormuş. Su yutuyordu ama mücadeleyi bırakmıştı.

        ****************
        Birden beklenmedik birşey oldu; genç adam kolunun kuvvetlice yakalandığını hissetti, önce köpekbalığı aklına gelip telaşla çekmek istedi ama hemen yanında ihtiyar adamı farketti. İhtiyar adam önce kolundan yakalamış, sonra yakasından tutup, onu bir bebek gibi çekmeye başlamıştı.

        Göz açıp kapayana kadar kıyıya gelmişlerdi. İhtiyar adam, genci kızın yanına kadar atmış, nefesleniyordu. Gençlere gülümsedi ; "- Siz de, ben de bu gün güzel dersler aldık. Ben kendi adıma çok mutlu oldum. Siz kimseyi küçümsememeyi öğrendiniz. Ben de bu küçük dalgalarda sizi deneyerek, insanlığın ölmediğini gördüm. Delikanlı beni kurtarmaya gelmen, beni ne kadar mutlu etti sana anlatamam. Fakat ben daha bu dalgalara yenilecek kadar kocamadım"

        İhtiyar kıyıda kendilerini toparlamaya çalışan gençlerin birşey söylemesine fırsat vermedi; "-Hoşçakalın !. . . " deyip yürüdü.
        Gençler peşinden koşamadıkları ihtiyara şaşkınlıkla, içlerinde bir buruk sevinçle bakakaldılar.
 

KISA HİKAYE ÖRNEKLERİ , KISA HİKAYE ÖZETLERİ,  UMUT

Kırk yaşlarındaki adamın elleri koynuna gitti,çabucak koynundan çıkardığı kağıdı yine aynı yaşlardaki diğer adamın ellerine tutuşturdu.Karanlık sokakta yalnızdılar ama korkuyla çevresine baktı, sonra fısıldadı;

       -Gardaş gider değil mi ?

       -Merak etme sen,kendi ellerimle büyük elçiliğe vereceğim.

       Gülümsemeye çalıştı,ağzında dişlerinin nerdeyse yarısı yoktu.

       -Herhal haberleri yoktur.Yoksa bize yardım ederlerdi,değil mi?

       -Yok dedim ya..,Benim gitmediğim ülke kalmadı nerdeyse.Oralara da gittim.Kimsenin haberi yok.

       -Kağıdı yetkililere verirsin gardaş,hem sende söylersin neler
çektiğimizi.

       Türkçeyi iyi konuşan Rus genç acele etti ;

       -Tamam tamam yakalanacağız hadi parayı ver.

       Adam yeni hatırlamış gibi koynundan yıllarca biriktirdiği parayı çıkardı.

       -Al.Açız,iş bulamıyoruz ama bu iş için helal olsun al.

       Genc Rus parayı sayarken,o anlatmaya devam etti,

       -Çinliler bizi aç bırakıyor,işsiz birakıyor.Bir çocuktan fazlası yasak,işsiz olanların çocuk yapması bile cezalandırılıyor. Erkeklerimiz,onların kızlarıyla evlenemiyor ama onlar topraklarımıza sahip olmak için,bizim kızlarla zorla evleniyor.Bazılarımız,hiç olmazsa kızları aç kalmasın diye evlendiriyor.
       Genc sıkılmıştı,
       -Yakalanmadan ben gideyim.
       Adam gözü yaşararak aceleyle sözlerini tamamladı;"İbadetimize de engel oluyorlar.Kadınlarımızın zorla başını açıyorlar."
       -Tamam hepsini söyleyeceğim,hadi eyvallah.

       Bir an durakladı,adamın altmışında gösteren yüzüne baktı,sanki
kuşkulanmış gibi sordu;
     
 -Kaç yaşındasın ?
      
-Kırk...
      
Cevabı duyduktan sonra hızla uzaklaştı.Geride kalan adam,oğlu gibi görünen gencin ardından acılarla bezenmiş yüzüyle gülümseyerek el salladı.Bir süre,karanlık sokaklara baktı sonra yüzüne gülümseme yayıldı.İçinde yeşeren ümidi hissetti, dizlerine yeni bir can geldi.Yaşama yeniden bağlandı.Oysa ülkesinde, Doğu Türkistan da ölüm yaşının çok düşük olduğunu iyi biliyordu.

*      *      *      *      *      *      *      *      *      *

       Genc Rus,parayı alıp,mektubu atmayı düşünmüştü ama eksik dişleriyle kendisine bakan Türk'ün hayali peşini bırakmamıştı.Sonunda  Çin’den ayrılmadan,Türkiye elçiliğine uğramış,mektubu vermişti. Yetkili mektubu alıp kendisine beklemesini söyledi.Ticaret için çoğu ülkeye giden Rus,bildiği bir kaç dilin içinde en iyi Türkçeyi öğrenmişti.Beklerken sehpadaki 1998 tarihli ama birkaç ay öncesinin gazetelerine gözü takıldı.Birini eline aldı ismini okudu; "Radikal" . Doğu Türkistanla ilgili bir yazı olduğunu farkedince okumaya devam etti; "Doğu Türkistan'daki Kökten Dinci Akımlar Çin'i Tehdit Ediyor "

       Bir görevli,elinde geri gönderilen mektupla dalgın Rus'a yaklaştı;
       -Büyük elçi meşgul sizle görüşemeyecek" .
       Rus,gazeteleri göstererek,şaşkın bir ifadeyle sordu ;  
       -Bu gazeteler hangi ülkenin ?
       Görevli gülümsedi,
       -Türkiye.
       -Hepsi mi ?
       -Evet hepsi.
       Adam elindeki gazeteyi bırakıp giderken,gözünde Doğu Türkistanlı adamın yüzü canlandı,sanki kendisiyle konuşur gibiydi;
       -Sağol gardaş,sağol...sağol...
       İçinin burkulduğunu hissetti.


KISA HİKAYE ÖRNEKLERİ , KISA HİKAYE ÖZETLERİ,  ÇİÇEKLE SUYUN HİKAYESİ


Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar.

İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder  birliktelikleri, tabii zaman lâzımdır birbirlerini tanımak için.

Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan içi içine sığmaz artık ve anlar ki, su'ya aşık olmuştur.

İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar,  "Sırf senin hatırın için ey su" diye...

Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı  birşeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki,  çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur.

Günler ve aylar birbirini kovalalar ve çiçek acaba  "Su beni seviyor mu?" diye düşünmeye başlar.

Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle... Halbuki çiçek,  alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz.

Çiçek, suya "Seni seviyorum der. Su, "Ben de seni  seviyorum" der. Aradan zaman geçer ve çiçek
yine "Seni seviyorum" der. Su, yine "Ben de" der.

Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler...

Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz  etrafa ve son kez suya "Seni seviyorum." der.

Su da ona "Söyledim ya ben de seni seviyorum." der ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek
artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin. Yataklardadır artık çiçek. Su da başında bekler
çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine...
 
Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını döndürerek çiçek, suya der ki; "Seni ben, gerçekten seviyorum." Çok hüzünlenir su bu durum karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır nedir sorun diye...Doktor gelir ve muayene eder çiçeği. Sonra şöyle der doktor: "Hastanın durumu ümitsiz artık elimizden birşey gelmez."

Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık  nedir diye ve sorar doktora. Doktor, şöyle bir
bakar suya ve der ki: "Çiçeğin bir hastalığı yok dostum...

Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için
" der.

Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece  "Seni seviyorum" demek yetmemektedir...

 

 NLP,nlp Practitioner, nlp eğitimi

Bir yorum

Cevapla

  
 
3+2 İşleminin Sonucu    
Yukarı Çık