Eğitim-Öğrenme(Eğitimin Toplum Açısından Önemi ve Gücü)

Eğitim-Öğrenme(Eğitimin Toplum Açısından Önemi ve Gücü)

Eğitim, toplum hayatının bütünlüğü içine yerleşmiş bir doku gibi, bütün hadiselere sinmiş, kompleks bir faaliyettir. Bu yüzden terbiye ilmi, toplum ve milletler hayatının, bütünlüğünü, terbiye idesinin hususi çerçevesinden görmek, kavramak ve incelemek zorundadır.

Sosyolojinin tesbitine göre en gelişmiş toplum şekli millettir. İnsanların bir millet olarak ileri bir yaşam seviyesine yükselebilmeleri, bu yaşayışı akıp giden zaman içinde başarı ile sürdürmelerine bağlıdır. Yalnız bunun düşünülmesi bizi eğitim konusuna götürecektir.

Sosyoloji, milleti anlatırken, yeryüzünde yaşayan bütün milletleri içine alabilecek ölçüde bir genellikte olacak tarif bakımından güçlük çekiyor. Milleti meydana getiren unsurların değişiklikler gösterdiğini biliyoruz. Ancak birleşilen temel bir nokta var ise o da, millet birliğini sürdüren unsurun ne olduğudur.

Millet; din, dil, ahlak ve güzellik duygusu bakımından müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış olan fertlerden oluşmuş bir topluluktur. Bu şekildeki millet anlayışına, aynı dili konuşmayan, aynı dine inanmayan, ancak yeryüzünde bir millet olarak uzun süre yaşayan topluluklar vardır denile-bilirse de, aynı terbiyeyi almayan, müşterek manevi değerlere bağlı olmayan topluluklar olduğu söylenemez.

Yeryüzündeki bütün milletler için geçerli olan tek unsur şudur: «Bir millete  mensup olanlar, aralarında, aynı inanışlara bağlı oldukları, aynı duyuş, düşünüş ve işleyiş yolunu benimsedikleri, özet olarak aynı görüşte oldukları için,  aralarında manevî bir yakınlık duyarlar.

Bir toplumun, rastgele bir yaşayıştan çıkarak, birlik içinde yaşamalarını sağlayan başlıca unsur, müşterek tarihî ve manevî değerlere sahip olmak ve bu değerlerin yaşanılan ve benimsenen değerler olarak canlı tutulmasını sağlamaktır. Tüm bireylere mensubu bulunduğu milletin içinde yaşaması hazzını duyurmak, kendi istekleriyle cemiyetinin işleyişine katılımlarını sağlamak şarttır. İyi bir millet evladı yapmak, iyi bir vatandaş yapmak milletlerin en başta gelen görevidir.

«Sosyoloji ilmi ispat ediyor ki, milleti meydana getiren bağ, terbiyede, kültürde, yani duygularda iştiraktir, insan en samimi duyguları ilk terbiye zamanlarında alır. Ta beşikte iken işittiği ninnilerle ana dilinin tesiri altında kalır. Bundan dolayıdır ki en çok sevdiğimiz dil ana dilimizdir. Ruhumuza vücut veren, bütün din, ahlâk ve güzellik duygularımızı bu dil vasıtası ile alırız. Zaten ruhumuzun sosyal duyguları, bu din, ahlâk ve güzellik duygularından ibaret değil midir ? Bunları çocukluğumuzda hangi cemiyetten almış isek, "daima o cemiyette yaşamak isteriz. Başka bir toplumun içinde büyük bir refahla yaşamamız mümkün iken, cemiyetimizin içindeki fakirliği ona tercih ederiz. Çünkü dostlar içindeki bu fakirlik yabancılar arasındaki o refahtan ziyade bizi mesut eder. Zevkimiz, vicdanımız, özleyişlerimiz hep içinde yaşadığımız terbiyeyi aldığımız cemiyetindir.
Ondan ayrılıpta başka bir topluma katılmamız için büyük bir engel vardır. Bu engel çocukluğumuzda o cemiyetten almış olduğumuz terbiyeyi ruhumuzdan çıkarıp atmanın mümkün olamamasın-dandır.»
(13)

Demek oluyor ki millet dediğimiz topluluğun mahiyetini, birbirine perçinlenen insanların taşıdıkları müşterek şuurda aramak lâzımdır. Bu şuur; hareket, his, görüş, düşünüş ve inanış birliğinde görülebilir. Fakat millet bireylerini birbirine bağlayan bu manevî iştiraklerin zaman içinde kaybolmaması, değerini muhafaza ederek devam edebilmesi, eğitim ve öğretimle yetişmekte olan nesillere kazandırılmasına bağlıdır.

Çeşitli harp, ölüm ve ekonomik sıkıntılara rağmen tarih boyunca, varlığını devam ettiren milletler, bu durumlarını, manevî değerlerinin gücüyle birlikte, zamanında ve çok ciddi yapılan eğitim faaliyetlerine borçludurlar. Yeterli eğitim ve öğretim yapılarak manevî değerler gençlere kazandırılmaz-sa, manevî değerler ne kadar güçlü olursa olsun yeterli olmayabilir.
Terbiye meselesi her şeyden önce nesillerin yetiştirilmesi, tarihi felâket ve fırtınalar karşısında
millî varlığın korunma ve devamı meselesidir.(14)

Milletin birliğini aralıksız sürdüren en etkili kurumun eğitim ve öğretim kurumu olan okullar olduğu kabul edilmektedir. «Okulun ulusal ödevinden söz edildiğinde, maddî refah için ve meselâ ulutsun ahlâklılığı için, faydası veya ulusal şuuru   uyandırmaya yaraması düşünülebilir. Fakat temel Gerçek başkadır.  Çünkü önce okul ulusu yapar. Okul temsil faktörlerinin en güçlüsüdür. Bütün ülkeye aynı fikir ve ahlâk kültürünü yayar.» (15)

Coğrafî ve maddî imkânları elverişli olmayan birçok milletler, eğitim ve kültür seviyeleri yüksek ive başarılı ise insanlar arası ilişkilerde ön safta olabilmektedirler. Diğer taraftan, bazı milletlerin tabii kaynaklarının çok müsaît, maddî zenginliklerinin büyük olmasına rağmen, eğitim seviyeleri düşük olduğu için, geri kalmış, ya da bir çok huzursuzluklar içinde yaşayan topluluklar olduğunu görürüz.

İnsan unsuru en başta gelen bir konudur. Sanayide, ekonomide, ticaret ve tarımda bile insan unsuru çok önemlidir. Kaldı ki kültürün manevî cephesini teşkil eden, hukuk, ahlâk, sanat, dil ve edebiyat konularında insan unsurunun önemi çok daha büyüktür. Yahut bütün bu hususlar doğrudan doğruya insanla ilgilidir. İnsanı konu almaktadır, insanların eseridir. O halde bütün bu unsurlar eğitim re öğretimle nesilden nesile aktarılarak geliştirilecek, milletin temel kurumlarıdır.

Ayrıca kültür ve medeniyetin devamı, tekâmül îderek değişen ve gelişen ihtiyaçlara cevap verebilmesi, statik olmayıp dinamik bir yapıya sahip olmasına bağlıdır. Yetişmekte olan nesillerin, kültürü işlemesi, geliştirmesi gereklidir. Kendi kabiliyetleriyle elde ettiklerini, daha önceki nesillerden kazandıkları bilgilere ilâve ederek geliştirmeleri şarttır. Milletlerin yükselmesi; ilim ve teknikte ön saflara geçmesi, kültür ve medeniyet konusunda en üst seviyeye çıkması, bütün millet fertlerinin eğitimi sonucudur. Yoksa milletlerin yükselmesi, yalnız başına çeşitli sahalarda çıkacak yüksek zekâdaki insanlardan beklenemez. Her milletin tarihinde çıkabilecek birkaç dâhi, mûcid ve kâşif, o milletin ilim ve teknikte yeterince yükselmesine yetmeyecektir. Kaldı ki sağduyu dünyada en iyi paylaşılan bir şeydir. «Zira her insan kendi payının o kadar iyi olduğunu sanmaktadır ki, başka bir şeyde en güç memnun edilenler bile, kendilerinde bulunan sağduyudan daha fazlasını arzu etmezler... Kanaatlarınmızm başka başka oluşu, bazılarımızın ötekilerden daha akıllı olmasından değil, sadece düşüncelerimizi, ayrı ayrı yollardan götürmemizden ileri gelir. Zira iyi düşünceli olmak yetmez. İş,- düşünceyi iyi kullanmaktadır.

Modern sosyolojik görüş bu konuda şunları söylemektedir: «Yeni bir sosyal durum veya mesut bir şans bir dehaya kendi kudretini açığa çıkarma fırsatını verebilir, fakat müsait şartların hiçbir bileşimi alelade zekâyı bir dehâ haline getiremez. Diğer taraftan bazı irsiyet taraftarları gibi çevre maniaları ne olursa olsun, deha'nın kendi yolunda ilerleyeceğini zannetmemeliyiz. Veraset, bir çevre içinde gerçekleşen saklı bir kabiliyettir. Hayatın bütün kaliteleri veraset içindedir, kalitelerin bütün gerçekleşme halleri de çevreye dayanır. Potansiyel kabiliyet ne kadar yüksek olursa çevreyle ilgili talebinde o kadar büyük olması hususu bu asli prensipten çıkar.

Eğitim yolu ile doğuştan gelen yeteneklerin işlenmesi, büyük zekâ ve dehâ sahibi insanların, daha büyük sonuçlara ulaşmasına, vasat kabiliyetteki insanların da gelişmelerine yol açacaktır. Bir toplumda yeterli eğitimin verilmemesi, potansiyel gücün ziyan edilmesine yol açar. O cemiyette mevcut yüksek kabiliyetlerin ortaya çıkması güç olur.
Bir toplumun yetişkin nesilleri kendinden öncekilerden devraldığı sosyal mirası, geliştirerek kendinden sonra gelen nesillere eğitim yoluyla devretmek durumundadır. Ancak bu yolla milletler müstakil örf, adet ve manevî değerleriyle birlikte, asrın teknik ve medeniyetine sahip olarak yaşayabilirler. Onun için her neslin kendinden öncekilerden aldığı kültüre ilâveler yapmak için faaliyetler göstermesi zorunludur.

Her birimiz doğup geliştiğimiz toplum içinde, bizden evvelki nesillerin bıraktıkları sosyal mirası devralmış bulunuyoruz. «Ancak sosyal mirası devralışımız iktisadi bir mirasa iştirakimizden çok farklı bir şekilde vuku bulur. Sosyal miras bize şartsız olarak teslim edilmiş değildir. Ondan kendimizi mükemmelleştirmek üzere istifade edebilmemiz ancak tahsilli ve kaliteli hale gelmemizle mümkün olabilir. Bundan ötürü sosyal miras toplumun muhtelif azalarında onların zihnî idrak ve kabiliyet potansiyellerine ve tahsil derecelerine göre farklı bir şekilde ferdileşir. Eğitimin her toplumda aslî olan ehemmiyeti bundan ileri gelmektedir... Evvelki nesillerin bize bıraktıkları sosyal mirası, İslah etmek veya daha mükemmel olan yenilerini meydana getirmek, içimizden ancak kabiliyet ve eğitim seviyesi bakımından yeterli derecede (gücü yeten) olan kimselere nasip olmaktadır. »

Doğru düşüncenin bulunması ve geliştirilmesi, aklın doğru yollardan kullanılmasına bağlıdır. Bu ise aklı mantık kurallarına uygun bir şekilde kullanmak ve düşünce tarihinden faydalanmak suretiyle mümkündür. Çünkü akıl Amr İbni As'm dediği gibi, «Olmuşlar vasıtasıyla olacağı bilebilme ve zanlarında (faraziye, hipotez, tahmin) isabet edebilme melekesidir.
Bir kültürün muhtevasını bir nesilden ötekisine aktaran vasıta, en basitinden, en mütekâmiline ve en mürekkebine kadar her cemiyette hatta en iptidai kavimlerde bile, rastlanan bu vasıta, terbiye sistemidir. Genç nesiller, toplumun nizamlarına, örf ve âdetlerine bu sistem sayesinde alıştırılmakta ve onun ideallerine, kıymetlerine, görüş ve zihniyetine göre yetiştirilmekte olduğu gibi ferdi kabiliyetlerin geliştirilmesi de ancak eğitimle mümkündür.»

(20)

Eğitimden ister ferdin tabiatında mevcut kuvvetleri, şevki tabiileri serbestçe inkişafa bırakmak anlaşılsın, isterse manevî varlığımızın ve kıymet hükümlerimizin teşekkülü olarak kabul edilsin, birey ve toplum hayatında en tesirli ve en önemli çalışmaları ifade etmektedir.(21)

Şurası unutulmamalıdır ki bir toplumu, kardeşini kendisine tercih edebilecek seviyeye ulaşmış sağlam vicdanlar koruyabilir, ayakta tutabilir. Ruhî bağlantılarını bu şekilde düzenlemiş olan cemiyetlerde birbirlerine kin tutan gruplar bulunmaz. Böyle topluluklarda örgütlü örgütsüz mücadeleler olmaz, kimse bencillik düşünemez ve başkasının malına, canına, namusuna tecavüzü bırakır. Bu gibi kötülükler düşünülemez olur. Davranış planında dürüst ve toplumun menfaatine uygun olanlar aranılıp bulunduğu gibi düşünce planında da doğru olana yönelinir. Bu seviyeye ulaşan fertler başkalarının iyiliği ve huzuru için neler yapılması gerektiğini düşünür ve bularak yerine getirir. Düşünce ve davranışlarında çelişki olmadan, hareket eder. Herkesin yanında olduğu gibi, yalnız başına kaldığı zaman da dürüst olur.
İnsan eğitim ve öğretimle, toplumla bütünleşir. Bir yönüyle bencil olan insan diğer bir yönüyle de diğer insanlarla karşılıklı sevgi saygı anlayış esaslarına bağlı ilişkiler kurar. Bu iki ruh durumunu yaşayan insanın olgunluk çağlarına geldiğinde davranışlarından sorumlu olması
 
Eğitim, toplum hayatının bütünlüğü içine yerleşmiş bir doku gibi, bütün hadiselere sinmiş, kompleks bir faaliyettir. Bu yüzden terbiye ilmi, toplum ve milletler hayatının, bütünlüğünü, terbiye idesinin hususi çerçevesinden görmek, kavramak ve incelemek zorundadır.

Sosyolojinin tesbitine göre en gelişmiş toplum şekli millettir. İnsanların bir millet olarak ileri bir yaşam seviyesine yükselebilmeleri, bu yaşayışı akıp giden zaman içinde başarı ile sürdürmelerine bağlıdır. Yalnız bunun düşünülmesi bizi eğitim konusuna götürecektir.

Sosyoloji, milleti anlatırken, yeryüzünde yaşayan bütün milletleri içine alabilecek ölçüde bir genellikte olacak tarif bakımından güçlük çekiyor. Milleti meydana getiren unsurların değişiklikler gösterdiğini biliyoruz. Ancak birleşilen temel bir nokta var ise o da, millet birliğini sürdüren unsurun ne olduğudur.

Millet; din, dil, ahlak ve güzellik duygusu bakımından müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış olan fertlerden oluşmuş bir topluluktur. Bu şekildeki millet anlayışına, aynı dili konuşmayan, aynı dine inanmayan, ancak yeryüzünde bir millet olarak uzun süre yaşayan topluluklar vardır denile-bilirse de, aynı terbiyeyi almayan, müşterek manevi değerlere bağlı olmayan topluluklar olduğu söylenemez.

Yeryüzündeki bütün milletler için geçerli olan tek unsur şudur: «Bir millete  mensup olanlar, aralarında, aynı inanışlara bağlı oldukları, aynı duyuş, düşünüş ve işleyiş yolunu benimsedikleri, özet olarak aynı görüşte oldukları için,  aralarında manevî bir yakınlık duyarlar.

Bir toplumun, rastgele bir yaşayıştan çıkarak, birlik içinde yaşamalarını sağlayan başlıca unsur, müşterek tarihî ve manevî değerlere sahip olmak ve bu değerlerin yaşanılan ve benimsenen değerler olarak canlı tutulmasını sağlamaktır. Tüm bireylere mensubu bulunduğu milletin içinde yaşaması hazzını duyurmak, kendi istekleriyle cemiyetinin işleyişine katılımlarını sağlamak şarttır. İyi bir millet evladı yapmak, iyi bir vatandaş yapmak milletlerin en başta gelen görevidir.
«Sosyoloji ilmi ispat ediyor ki, milleti meydana getiren bağ, terbiyede, kültürde, yani duygularda iştiraktir, insan en samimi duyguları ilk terbiye zamanlarında alır. Ta beşikte iken işittiği ninnilerle ana dilinin tesiri altında kalır. Bundan dolayıdır ki en çok sevdiğimiz dil ana dilimizdir. Ruhumuza vücut veren, bütün din, ahlâk ve güzellik duygularımızı bu dil vasıtası ile alırız. Zaten ruhumuzun sosyal duyguları, bu din, ahlâk ve güzellik duygularından ibaret değil midir ? Bunları çocukluğumuzda hangi cemiyetten almış isek, "daima o cemiyette yaşamak isteriz. Başka bir toplumun içinde büyük bir refahla yaşamamız mümkün iken, cemiyetimizin içindeki fakirliği ona tercih ederiz. Çünkü dostlar içindeki bu fakirlik yabancılar arasındaki o refahtan ziyade bizi mesut eder. Zevkimiz, vicdanımız, özleyişlerimiz hep içinde yaşadığımız terbiyeyi aldığımız cemiyetindir.

Ondan ayrılıpta başka bir topluma katılmamız için büyük bir engel vardır. Bu engel çocukluğumuzda o cemiyetten almış olduğumuz terbiyeyi ruhumuzdan çıkarıp atmanın mümkün olamamasındandır.»
(13)

Demek oluyor ki millet dediğimiz topluluğun mahiyetini, birbirine perçinlenen insanların taşıdıkları müşterek şuurda aramak lâzımdır. Bu şuur; hareket, his, görüş, düşünüş ve inanış birliğinde görülebilir. Fakat millet bireylerini birbirine bağlayan bu manevî iştiraklerin zaman içinde kaybolmaması, değerini muhafaza ederek devam edebilmesi, eğitim ve öğretimle yetişmekte olan nesillere kazandırılmasına bağlıdır.

Çeşitli harp, ölüm ve ekonomik sıkıntılara rağmen tarih boyunca, varlığını devam ettiren milletler, bu durumlarını, manevî değerlerinin gücüyle birlikte, zamanında ve çok ciddi yapılan eğitim faaliyetlerine borçludurlar. Yeterli eğitim ve öğretim yapılarak manevî değerler gençlere kazandırılmaz-sa, manevî değerler ne kadar güçlü olursa olsun yeterli olmayabilir.
Terbiye meselesi her şeyden önce nesillerin yetiştirilmesi, tarihi felâket ve fırtınalar karşısında
millî varlığın korunma ve devamı meselesidir.(14)


Milletin birliğini aralıksız sürdüren en etkili kurumun eğitim ve öğretim kurumu olan okullar olduğu kabul edilmektedir. «Okulun ulusal ödevinden söz edildiğinde, maddî refah için ve meselâ ulutsun ahlâklılığı için, faydası veya ulusal şuuru   uyandırmaya yaraması düşünülebilir. Fakat temel Gerçek başkadır.  Çünkü önce okul ulusu yapar. Okul temsil faktörlerinin en güçlüsüdür. Bütün ülkeye aynı fikir ve ahlâk kültürünü yayar.» (15)


Coğrafî ve maddî imkânları elverişli olmayan birçok milletler, eğitim ve kültür seviyeleri yüksek ive başarılı ise insanlar arası ilişkilerde ön safta olabilmektedirler. Diğer taraftan, bazı milletlerin tabii kaynaklarının çok müsaît, maddî zenginliklerinin büyük olmasına rağmen, eğitim seviyeleri düşük olduğu için, geri kalmış, ya da bir çok huzursuzluklar içinde yaşayan topluluklar olduğunu görürüz.


İnsan unsuru en başta gelen bir konudur. Sanayide, ekonomide, ticaret ve tarımda bile insan unsuru çok önemlidir. Kaldı ki kültürün manevî cephesini teşkil eden, hukuk, ahlâk, sanat, dil ve edebiyat konularında insan unsurunun önemi çok daha büyüktür. Yahut bütün bu hususlar doğrudan doğruya insanla ilgilidir. İnsanı konu almaktadır, insanların eseridir. O halde bütün bu unsurlar eğitim re öğretimle nesilden nesile aktarılarak geliştirilecek, milletin temel kurumlarıdır.


Ayrıca kültür ve medeniyetin devamı, tekâmül îderek değişen ve gelişen ihtiyaçlara cevap verebilmesi, statik olmayıp dinamik bir yapıya sahip olmasına bağlıdır. Yetişmekte olan nesillerin, kültürü işlemesi, geliştirmesi gereklidir. Kendi kabiliyetleriyle elde ettiklerini, daha önceki nesillerden kazandıkları bilgilere ilâve ederek geliştirmeleri şarttır. Milletlerin yükselmesi; ilim ve teknikte ön saflara geçmesi, kültür ve medeniyet konusunda en üst seviyeye çıkması, bütün millet fertlerinin eğitimi sonucudur. Yoksa milletlerin yükselmesi, yalnız başına çeşitli sahalarda çıkacak yüksek zekâdaki insanlardan beklenemez. Her milletin tarihinde çıkabilecek birkaç dâhi, mûcid ve kâşif, o milletin ilim ve teknikte yeterince yükselmesine yetmeyecektir. Kaldı ki sağduyu dünyada en iyi paylaşılan bir şeydir. «Zira her insan kendi payının o kadar iyi olduğunu sanmaktadır ki, başka bir şeyde en güç memnun edilenler bile, kendilerinde bulunan sağduyudan daha fazlasını arzu etmezler... Kanaatlarınmızm başka başka oluşu, bazılarımızın ötekilerden daha akıllı olmasından değil, sadece düşüncelerimizi, ayrı ayrı yollardan götürmemizden ileri gelir. Zira iyi düşünceli olmak yetmez. İş,- düşünceyi iyi kullanmaktadır.


Modern sosyolojik görüş bu konuda şunları söylemektedir: «Yeni bir sosyal durum veya mesut bir şans bir dehaya kendi kudretini açığa çıkarma fırsatını verebilir, fakat müsait şartların hiçbir bileşimi alelade zekâyı bir dehâ haline getiremez. Diğer taraftan bazı irsiyet taraftarları gibi çevre maniaları ne olursa olsun, deha'nın kendi yolunda ilerleyeceğini zannetmemeliyiz. Veraset, bir çevre içinde gerçekleşen saklı bir kabiliyettir. Hayatın bütün kaliteleri veraset içindedir, kalitelerin bütün gerçekleşme halleri de çevreye dayanır. Potansiyel kabiliyet ne kadar yüksek olursa çevreyle ilgili talebinde o kadar büyük olması hususu bu asli prensipten çıkar.


Eğitim yolu ile doğuştan gelen yeteneklerin işlenmesi, büyük zekâ ve dehâ sahibi insanların, daha büyük sonuçlara ulaşmasına, vasat kabiliyetteki insanların da gelişmelerine yol açacaktır. Bir toplumda yeterli eğitimin verilmemesi, potansiyel gücün ziyan edilmesine yol açar. O cemiyette mevcut yüksek kabiliyetlerin ortaya çıkması güç olur.
Bir toplumun yetişkin nesilleri kendinden öncekilerden devraldığı sosyal mirası, geliştirerek kendinden sonra gelen nesillere eğitim yoluyla devretmek durumundadır. Ancak bu yolla milletler müstakil örf, adet ve manevî değerleriyle birlikte, asrın teknik ve medeniyetine sahip olarak yaşayabilirler. Onun için her neslin kendinden öncekilerden aldığı kültüre ilâveler yapmak için faaliyetler göstermesi zorunludur.


Her birimiz doğup geliştiğimiz toplum içinde, bizden evvelki nesillerin bıraktıkları sosyal mirası devralmış bulunuyoruz. «Ancak sosyal mirası devralışımız iktisadi bir mirasa iştirakimizden çok farklı bir şekilde vuku bulur. Sosyal miras bize şartsız olarak teslim edilmiş değildir. Ondan kendimizi mükemmelleştirmek üzere istifade edebilmemiz ancak tahsilli ve kaliteli hale gelmemizle mümkün olabilir. Bundan ötürü sosyal miras toplumun muhtelif azalarında onların zihnî idrak ve kabiliyet potansiyellerine ve tahsil derecelerine göre farklı bir şekilde ferdileşir. Eğitimin her toplumda aslî olan ehemmiyeti bundan ileri gelmektedir... Evvelki nesillerin bize bıraktıkları sosyal mirası, İslah etmek veya daha mükemmel olan yenilerini meydana getirmek, içimizden ancak kabiliyet ve eğitim seviyesi bakımından yeterli derecede (gücü yeten) olan kimselere nasip olmaktadır. »


Doğru düşüncenin bulunması ve geliştirilmesi, aklın doğru yollardan kullanılmasına bağlıdır. Bu ise aklı mantık kurallarına uygun bir şekilde kullanmak ve düşünce tarihinden faydalanmak suretiyle mümkündür. Çünkü akıl Amr İbni As'm dediği gibi, «Olmuşlar vasıtasıyla olacağı bilebilme ve zanlarında (faraziye, hipotez, tahmin) isabet edebilme melekesidir.
Bir kültürün muhtevasını bir nesilden ötekisine aktaran vasıta, en basitinden, en mütekâmiline ve en mürekkebine kadar her cemiyette hatta en iptidai kavimlerde bile, rastlanan bu vasıta, terbiye sistemidir. Genç nesiller, toplumun nizamlarına, örf ve âdetlerine bu sistem sayesinde alıştırılmakta ve onun ideallerine, kıymetlerine, görüş ve zihniyetine göre yetiştirilmekte olduğu gibi ferdi kabiliyetlerin geliştirilmesi de ancak eğitimle mümkündür.»

(20)


Eğitimden ister ferdin tabiatında mevcut kuvvetleri, şevki tabiileri serbestçe inkişafa bırakmak anlaşılsın, isterse manevî varlığımızın ve kıymet hükümlerimizin teşekkülü olarak kabul edilsin, birey ve toplum hayatında en tesirli ve en önemli çalışmaları ifade etmektedir.(21)


Şurası unutulmamalıdır ki bir toplumu, kardeşini kendisine tercih edebilecek seviyeye ulaşmış sağlam vicdanlar koruyabilir, ayakta tutabilir. Ruhî bağlantılarını bu şekilde düzenlemiş olan cemiyetlerde birbirlerine kin tutan gruplar bulunmaz. Böyle topluluklarda örgütlü örgütsüz mücadeleler olmaz, kimse bencillik düşünemez ve başkasının malına, canına, namusuna tecavüzü bırakır. Bu gibi kötülükler düşünülemez olur. Davranış planında dürüst ve toplumun menfaatine uygun olanlar aranılıp bulunduğu gibi düşünce planında da doğru olana yönelinir. Bu seviyeye ulaşan fertler başkalarının iyiliği ve huzuru için neler yapılması gerektiğini düşünür ve bularak yerine getirir. Düşünce ve davranışlarında çelişki olmadan, hareket eder. Herkesin yanında olduğu gibi, yalnız başına kaldığı zaman da dürüst olur.

İnsan eğitim ve öğretimle, toplumla bütünleşir. Bir yönüyle bencil olan insan diğer bir yönüyle de diğer insanlarla karşılıklı sevgi saygı anlayış esaslarına bağlı ilişkiler kurar. Bu iki ruh durumunu yaşayan insanın olgunluk çağlarına geldiğinde davranışlarından sorumlu olması toplum hayatının temellerinden biridir.

 NLP,nlp Practitioner, nlp eğitimi

Bir yorum

Cevapla

  
 
3+2 İşleminin Sonucu    
Yukarı Çık